Bazen zamana
bırakırız olmasını istediğimiz şeyleri, zaman her şeyin ilacı diyerek erteler,
öteleriz. Hâlbuki zaman sadece unutmayı öğretir, yok saymayı, yokluğa alışmayı…
Sevilen ne varsa zamana emanet edilmez, görmezden gelinmez ve vazgeçilmez. Bu
yönüyle ele aldığımızda sevebildiğimiz, değerini bildiğimiz ne kadar az şey
olduğunu gördüğümüzde insan olarak tabi ki şaşırıyoruz. Değer verdiğimizi
düşündüğümüz pek çok şeyi ne kadar ertelemişiz, ne kadarından vazgeçmişiz meğer
önce sevdiklerimizden sonra da kendi doğru bildiklerimiz ve kendimizden… Bunu
fark ettiğimiz an daha duru bir kalple yaşamaya başlıyoruz fakat çoğu zaman iş
işten geçmiş oluyor… Önce yasını tutuyoruz geride bıraktığımız her şeyin ve
herkesin, sonra acısını çekiyoruz ve bir yerden sonra tekrar ellerinden
tutuyoruz özlediklerimizin araya hiç zaman ve mesafe, hiç kimse girmemiş gibi…
İstiyoruz ki kaldığı yerden devam etsin bazı şeyler ertelenmesin, kırıldığı
yerden yeşersin bütün güzellikler ama bu beklentiyle bile zaman kaybediyoruz…
En kısıtlı hazinemiz, en verimli günlerimiz zamanın kısırdöngüsünde
umarsızlığımızla kaybolup gidiyor, anaforlara yeniliyoruz. Rotasından çıkıyor
hayallerimiz, her rüzgârdan ümit bekleyip kendimizi erteliyoruz…
Yavaş yavaş
kavrulurken acılarımız, bir nefes, bir mola, bir dem arıyoruz bir bardak çayda…
Çayında tadı yok yanında halden anlayan bir dost olmayınca. Çoğu zaman iki
kelime etmeyi özlüyoruz anlaşılabilir olmasa da, içimize susuyor, kalbimize
dertleniyoruz. Aklımızla kalbimizin savaşı arasında hep biz kalıyoruz ve
mantığa mı duyguya mı teslim etsek yaşam yönetimimizi hiç bilmiyoruz. Bir süre
sonra varsayımlar giriyor devreye, ya şu konu aksi giderse… Ya bu böyle
olmazsa… Ya daha çok incinirsem… Ya istemeden üzersem… Burada zora sokuyoruz
kendilik savaşımızı, ince eleyip sık dokumak yetmiyor çoğu zaman, taviz üstüne
taviz veriyor, hak edilenleri öteliyor, kısıtsız bir vakitteymiş gibi yaşamaya
başlıyoruz…
Aklımız
olmadık anlara olmadık çözüm yolları sunarken, çoğu zaman vazgeçirmeye çalışırken
bir şeylerden, kalbimiz kendi acılarına sızlamakla zaman geçiriyor ve istemeden
kendi içimizde zerrelerimize ayrılıyoruz… Sonrası zaten odaklanamamış, ne
istediğini bilmeyen, kendi rüyasını yaşayan doyumsuz bir zihin ve sevmenin
sevilmenin ne olduğunu bilmeyen, sevemeyen, sadece dolaşım sağlayan, gönül
olamayan bir kalp olarak ilerleyip yönümüzü karanlıkta bulmaya çalışıyor,
depresyonumuza kapanıyoruz. Kendi içerisinde bile çelişir insan bu yönüyle,
değil ki başkalarını anlamak, başkalarıyla anlaşmak hiç kolay değildir… Bu
yüzden kendi çelişkisini anlayabilen insan başkasını da anlayabilecek
kapasitededir.
Hiçbir kural,
kaide ve şart koşmadan, beklenti içerisine girmeden teslimiyet yaşadığımız
anlar vardır. Sonucun ne olacağına dair hiçbir ipucu göremediğimizde,
zihnimizin var olan kalıplarından hiçbirine sığmayan bilinmezlik anları…
İnsanlarla
yaptığımız anlaşmalara uyumsuzluk göstermektense hiç anlaşmamış olmanın da
huzur verdiğini bildiğimiz zamanlar daha iyi hissederiz kendimizi, yüzeceğimiz
su bulanık olacağına hiç yüzmemeyi sadece bir kenarda sakince oturup beklemeyi
seçeriz. Böyle anlarda ve çevremizdeki insanlarla hangi yollara
çıkabileceğimizi belirlediğimizde, içimizden geçenleri sadece kendimizle
paylaşmış olmanın sessizliğine vardığımızda, kendimize yazdığımızda en sessiz
mektupları, var olan duruma kolaylıkla uyum sağlayabildiğimizde egomuzdan
sıyrılır, tüm kalıplarımızı bir kenara bırakır ve kendi kişisel yönetimimize
doğru en kararlı adımı atmış oluruz. Sadece yazdığımız kalemi, oyunun
kurallarını belirleyerek kendi kişisel sığınma ve korunma alanlarımızı,
zihnimizde sur duvarlarla çevrili kalelerimizi yönetme potansiyeline sahip
olabiliriz. Çünkü insan sadece geçmeyi hak edenlerin geçebileceği surlar inşa
eder, zihninin ve gönlünün kıyılarına, dil ve sesin çatlaklarına izin vermemek
için müziğin sesini açar ve bastırır tüm sessizliği…
En
yakınımızdaki insanlarla bile farkında olmadan anlaşma kuralları belirleriz, bu
kurallara en sık maruz kalanlar en yakınlarımızdır; ailemiz, sevdiklerimiz ve
en yakın dostlarımız…
Birilerinin
bize yaklaşabilmeleri için belirli kurallara uymalarını talep edebiliriz,
insanın doğası gereği kuralları olan, hayatta kalmaya öncelik veren yapımızdan
kaynaklanır pek çok şey; bizi olumsuz etkileyebilecek olan herkesten ve her
şeyden korunmak isteriz vazgeçmeden potansiyelimizden. Kendi iç sesimizle anlaşabilmektir
asıl mesele, çelişkilerimizden kurtulmaktır bir nebze. Bunu bazen çok geç
farkederiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder